◊ Fethullah Hocama Mektup ◊

AZİZ VE MUBAREK HOCAM…

28-Haziran–2009 Salı

Muhterem Hocam âcizane şahsiyetimle zannediyorum ya 1964 olacak veya 1965 senesi olacaktı. O seneye kadar Erzurum’daki hizmetlerinizden ve Kırkıncı hoca ile yaptığınız derslerden dolayı 1959 ve 1960 yıllardan beri zaman, zaman haberdar oluyor ve sizi gıyaben tanıyordum. Mezkûr tarihte bir gece saat 22.00 veya 22.30 gibi kapı çalındı açtığımda yanında Nurani bir zatla beraber Bayram Yüksel ağabeyi gördüm. Bayram ağabey bana hitaben Anbarlı kardeş bizim orası müsait değil, Fethullah hoca efendi burada kalacak dedi. Bende gözüm başım üstüne buyursunlar diyerek ve sizi odaya aldıktan sonra medresedeki bir mütevazı yatağı hazırlayarak sizi yalnız bıraktım.

Zannediyorum aynı geceydi yani geldiğiniz o ilk geceydi. Yattığım odadan inleyerek ağlayan bir ses duydum. Kalkıp kapıya doğru yaklaştığımda sizin kaldığınız odadan “Ya Rab muhtaç olan ve fıtraten Kur’an’ın nurunu arayan muzdarlara, ben o Kur’an’ın Mu’cizevi ve nurani hakikatlerini yetiştiremezsem, onlara o cennet asa hakikatleri ulaştıramazsam beni mesul addedermisin Ya İlahi, Ya Rabbi” diyerek hem ağlıyor hem dua ediyordunuz.

Sanki Rabbimizden her kapıya ve her insana yetişme ve ulaşma talebinde bulunarak ondan istimdat istiyor ve dua ediyordunuz.

Kalışınızın İkinci günü ise yine gece kapı çalındı siz istirahate çekilmiştiniz Kapıda Mesnevi Nuriye’yi tamamen ezberleyen Kırkıncı Hocanın kardeşi Rahmetlik Musa ile Mehmet Kırkıncı hocayı gördüm. Sizi sordular. İstirahatte olduğunuzu söyledim fakat Kırkıncı hocanın kendine has o latif latifeleriyle odadan içeri girmesi ile siz yataktan adeta fırlamış ve “Estağfurullah, Estağfurullah” diyerek yatağınızı acele ile toplamış ve ondan sonra Kırkıncı hoca ile musafaa yapmıştınız. Ve sabah namazına kadar süren karşılıklı sualler ile muhtelit ders usulü ile dersler yapılmıştı. Hatırladığım kadarıyla sualler İtikadi iki mezhep (Maturidi ve Eş’ari) İmamları arasındaki varid farklılıklar ile Aziz Üstadımızın bazen birinden yana bazen ikisinin arasında muvazene temin eder gibi verdiği cevaplarla cevaplamıştınız. Hatırladığım kadarıyla Hüsn-kubh ve hayır-şer meselesine de temas etmiştiniz. (sonraları bu çok yüksek ilmi seviyedeki müzakereli dersi not almayışıma çok pişman oldum ve hayıf ettim. Halada etmekteyim) Sabah namazını çok çekişmeli birbirinize tekliften sonra Kırkıncı Hocanın arkasında eda ederek, tesbihatlar yapılmış ve Kırkıncı Hoca 27 nam medreseye giderek sizde erken olmasına rağmen Diyanete gitmek için ayrılmıştınız. Müşerref olduğum ve feyizyap bulunduğum birinci görüşmemiz böyle cereyan etmişti.

İkinci ve üçüncü görüşmelerimiz siz Kestane pazarında iken Said Özdemir ağabeyin damadı Rahmetli Zeki Birbilir’le Kestanepazarı’ndaki o küçük tahta kulübenizde belirli aralıklarla iki sefer ziyaret etmiştik.

Dördüncü görüşmemiz ise, kader beni THY de çalışma mecburiyetinde bırakmıştı. Ben Oto sevk şefliğinde Şef yrd. İdim 12 Eylülden sonraydı, zannederim 1981 idi. Sabah vardiyası için mesaiye geldiğimde sizi iç hatlar kapısı önünde görmüştüm. Kardeşler çalışmayan araba ile uğraşıyorlardı fakat giderken acele ile farları açık unutunca Aküdeki bütün cereyan boşalmıştı. O vaziyette arabanızın çalışması mümkün değildi fakat kardeşler size söyleyemiyorlardı. Ben sizinle selamlaştıktan sonra kardeşlere bir araba alıp geleceğimi ve kabloda getirip arabadan arabaya cereyan verme suretiyle çalıştıracağımızı söyleyerek ayrıldım THY nin bir arabasını getirerek kablo ile arabayı çalıştırdık ve siz selametle yolunuza revan oldunuz. Ben size ben İsmail Anbarlı demediğim için sonraları çok hayıflandım. Sanki beni tanımamıştınız gibi gelmişti bana.

Said Özdemir ağabeyle beraber İzmir de “Zülfikar” gazetesini çıkarırken Rahmetli Mustafa Polat’ın Erzurum’da çıkardığı “Hareket” gazetesi için bizim neşrettiğimiz klişeleri ona gönderirdik. Biliyorsunuz beni Ahmet Feyzi Kul ağabey ve Rüştü Çakın ağabeyle, Mustafa Ezener ağabey ve onlarla aynı meşverette beraber bulunan Mustafa Birlik, Rahmetli Hüseyin Çağdır ve Said Özdemir ağabey vesaire beni İzmir de münteşir “Zülfikar” gazetesinin imtiyaz sahipliği vazifesi ile vazifelendirmişlerdi.

Acaba İzmir bütün sefahat ve dalaletteki bariz hayat tarzına rağmen sizi bünyesindeki Kur’ani cazibeyle bünyesine cezp ederek istikbaldeki gelecek zata zemin mi hazırlıyordu? Veya o sarıklı kahraman şarktan gelip İzmir’in kesif küfründe mi Kur’an’ın Nurlarını Ve Cenab-ı Resulullah’ın hakaikini neşredecekti? Risale-i Nur gibi tefsir-i Kur’an olan bir eserle program hazırdı. O program belki “şerh ve izahla” (Yeni Nesil basım 29 Mek. Sh.605) içtihadi bir kapı açmakla vuzuha kavuşacaktı. Fakat içtihat yapabilmek için o meziyetlere sahip olmak iktiza ediyordu. Camia içerisinde çok mübarek ağabeyler olmasına rağmen bu vazife ile tavzif edilmek ayrı bir mazhariyetti. Yani Eldeki Risaleleri okuyarak ben iyi anlıyorum öyle ise Risale-i Nurlar üzerinde içtihat yapabilirim demek kifayet etmiyordu. Sizde Kur’an’a vukufiyetle beraber Arapçaya da vakıf olmanız ve Usul-u Hadisi bihakkın bilmeniz ve ezberlediğiniz Hadislerle meselelere bakmanız. Mezheb-i erbaayı da çok iyi bilmeniz Ve Risale-i Nurların ruhuna nüfus edercesine tefsir etmeniz, bir nevi her kelimenin ruhuna girmeniz, o işaret edilen gelecek şahsın siz olduğuna bir karinedir belki bir remzi manadır zannederim.

Hem, Aziz Üstadımın mücadelesinde ki üç hedef ve üç gaye vardı. O gayelerden biriside “Medresetü’z-Zehra” denilen bir eğitim sisteminin, “El-Ezher” tarzında fakat daha farklı ve biraz daha genişletilmiş bir eğitim programıyla tedrisat yapılacak bir programdı. Van Edremit de atılan “Medresetü’z-Zehra” nın temeli maalesef birinci cihan harbinin tahakkuku ile itmam edilemedi, temelleri otuz santim çıkmış bir vaziyette kaldı. Zaman, zaman ağabeylerle üstadımızın hayatının üç gayesinden biri olan bu eğitim sistemi ne olacak, hayata geçirilmeyecek mi? Diye soruyordum ve bir takım mülahazalarla mesele geçiştiriliyordu. Ben anladım ki, o vazife gelecek olan şahsın omuzlarındadır. Ve bu günkü kıtalardaki eğitim sistemi ve o eğitimdeki muvaffakiyet, İnayet-i İlahiye’nin elinin bu hizmet üzerinde olduğunu bariz bir surette göstermesiyle beraber istikbaldeki “Medresetü’z-Zehra” nın başka bir manada tezahürü olduğuna da işarettir zannederim… (bunu daha uzun yazmayı isterdim ama, yapamadım. Özür dilerim.)

Aziz Üstad milletler ittifakına eski eserlerinde birçok yerde işaret buyurmuşlar. Demek ittifaka zemin izhar edecek yol eğitim sisteminde imiş ki külli ve Nurani bir muvaffakiyeti Rabbim ihsan buyurarak bizlere sizin nurlu ve nurani ellerinizle o hizmetin tezahürünü gösterdi. Türkiye ye 115 devletten gelen pırıl, pırıl Nur kokan Nurlu masum yavrular bizlere bu hakikati güneş gibi bariz olarak gösterdi. Bizlere bir manada bir cennet-i hususiyeyi yaşattılar. Evet, aziz hocam hizmet budur. Madem Kur’an umumun malıdır. Madem sadece bir Irka ve bir devlete atfedilemez. Öyle ise sizin yaptığınız gibi bütün insanlığa kucak açmak ve şefkatle onları da kucaklamak hem dinen hem de insaniyet itibariyle mecburuz. Evet, “İnsan, İnsan olmak hasebiyle gayrin eleminden müteellim olduğu gibi, gayrin lezzetinden mütelezziz olandır.” Diyen aziz Üstadımıza ittibaen bütün insanlıkla kucaklaşmalıyız ki, İnsanlık ve kulluk vazifesini bihakkın ifa etmiş olalım. Bunu siz çok güzel ifa ederek bizlere ve dünyaya gösterdiniz aziz hocam. Risale-i Nur şahlanmalıydı artık. Görüyoruz ki, Böyle bir hizmetin icrasıyla şahlandı, şahikalara imza attı

Evet, kitaplarınızın her biriside, hepside birer “Mirsad-ı tefekkürdür.” Kitaplarınızın her satırında ve her sayfasında kulluk ve ubudiyetle beraber dört Hatve olan “Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür” bir güneş gibi parlayarak görünüyor. Kitaplarınızda siz yoksunuz hizmet var hizmet için açılmış çığır var, hizmette fani olmak var. Kur’an da erimek ve o manalarda mass olmak var. Hizmetle, hizmetin ruhundaki şuur ile Rabbine Kurbiyet kesp etmek var. Onun Esma-i İlahiye’siyle ona manen yaklaşma onun Akrabiyet’ini talep etme var.

Aziz ve mübarek hocam, size daha çok yazmak, biraz uzun yazmak ve sizinle sanki hasbihal eder gibi tahayyül ederek hitap etmek istiyordum. Fakat takdir edersiniz ki, Ulü’l-azim bir şahsa mektup yazmak bizim gibi, eçhel şahıslara hata edebilme endişesini ve korkusunu ifham eder. Aynen öyle oldu. Bu aciz mektubum benim yerime o cennet kokan mübarek ellerinizden öpsün.

Kalp hastası bu ihtiyarın duasını Rabbim kabul buyursun da, bende bu hizmette, hizmetin Nurlu manasında imtizaç edip hizmette fani olarak hizmet edeyim İnşaallah.

Hocam mübarek ellerinizden öperek, Sizi müşfik olan Rabbimin Şefkatli ellerine emanet ediyorum. Rabbim size hayırlı ve uzun bir ömür versin. Üstadımın yerine dar-ı bekaya intikal eden mübarek ağabeylerim gibi bende Rabbim İnayet buyurursa sizin yerinize Dar-ı bekaya gitmeye muntazırım. Yeter ki, Rabbim benim ömrümden alarak sizin aziz ömrünüze katsın, ilave buyursun.

Aziz hocam ruhuma, ruhumun derinliklerine nüfus edecek kadar çekerek o latif cennet kokulu ellerinizden öperim. Fiemanillah!

 

Aciz ve miskin bir Nur Talebesi eğer siz kabul Buyurursanız bu hizmetin aciz bir şakirdi. 

İsmail ANBARLI